Filistin, modern dünyanin vicdaninda acilmis derin, kanayan ve kapanmasi reddedilen bir yaradir. Fakat bu yarayi sadece bir magduriyet hikayesi olarak okumak, meselenin özündeki o azametli manayi iskalamak demektir. Imam Humeyn, Filistini bir toprak parcasinin isgali olarak görmekten ziyade insanlik onurunun ve Islam izzetin bir isgal girisimiyle karsi karsiya kalisi seklinde tanimlar. Bu yaklasim, stratejik bir analizden cok daha fazlasini ihtiva eder. Bu, ontolojik bir durustur. Modernitenin her seyi metalastirdigi, kutsali hayatin disina ittigi bir cagda, Kudüs ve cevresi, yeryüzünde ilah olanin hala nefes aldigi bir mihrak noktasidir.
Mesele, bir halkin kendi kaderini tayin etme hakkindan cok daha ötedir. Mesele, hakkin batil karsisindaki konumlanisidir. Imam Humeynnin düsünce dünyasinda Filistin, bir mesele olmaktan cikarak bir mihenk tasi haline gelir. Kimin nerede durdugunu, kalbinin neyle carptigini ve zihninin hangi prangalarla bagli oldugunu gösteren bir terazidir bu. Kudüsü savunmak, sadece bir sehri savunmak manasina gelmez; adaletin yeryüzündeki imkanini savunmak demektir. Bu eserdeki her satir, okuyucuyu bu büyük hakkatle yüzlesmeye davet eder.
Zihn bir dönüsüm yasanmadan fizik bir kurtulusun mümkün olamayacagi asikardir. Imam Humeyn, bu metinlerde köhnemis, ici bosaltilmis ve sömürgeci mantigin kaliplarina hapsedilmis kavramlari söküp atar. Isgal sadece asker bir durum sayilamaz; zihinlerin, dillerin ve rhlarin isgali asil büyük tehlikedir. Yazar, Filistin davasini milliyetci bir dar kaliba hapsetmeyi reddeder. Bu, bir kavmin mücadelesi olmaktan cok, tüm insanligin ve özellikle Islam ümmetinin müsterek sorumluluk alanidir.